Bugun...
Site Haritaları Twitter Sayfamız Facebook Sayfamız
SON DAKİKA
[16:41] ‘İnsanları aldık dünyaya götürdük’ -- [16:40] Üniversite Sanayi İşbirliği Eğitimi Tamamlandı -- [16:38] Fındık Temalı Resim Yarışmasında Bisiklet Kazandı -- [16:36] Fındıkta Fiyat Standardı Yok -- [16:33] Üniversite Yükselişine Devam Ediyor -- [16:30] Arıtma Tesisi İnşaatı Devam Ediyor -- [16:29] Rektörümüzün 2017-2018 Akademik Yılı Mesajı -- [16:21] BEYKÖY'DE FACİADAN DÖNÜDÜ 4 YARALI -- [15:02] MOTOSİKLETİ ÇALINDI DEDEKTİF GİBİ İZ SÜRÜYOR -- [11:48] OLAN MOTOSİKLET SÜRÜCÜSÜNE OLDU --
Röportajlar
Düzce’nin tek yakma resim sanatçısı

Köşe yazarımız Hayrullah Altay, Düzce'nin tek yakma resim sanatçısı Kurtuluş Çongur ile yaptığı röportajda, mesleğin incelikleri üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdi.

7.4.2016 - 09:47
955 kez okundu
0 bekleyen yorum
0 onaylı yorum
Düzce’nin tek yakma resim sanatçısı

Toplumun içinde gizli sanatkarlar vardır, kendilerini pek öne çıkarmayı sevmezler. İşlerini en güzel tarafından yaparlar, siz onları mütevazılıklarıyla, beyefendilikleriyle veya güzel sohbetleriyle tanırsınız. Sonra bir bakarsınız ki, ummadığınız bir kabiliyet, onların ellerini yoğurmuş, şekillendirmiş ve bambaşka bir kişi yapıvermiş de haberiniz olmamış.

İşte Kurtuluş Çongur Ağabey, onlardan biri. İlerlemiş yaşına rağmen dükkanını her sabah besmeleyle açan aslında bir makine tamircisi. Ama dükkandan içeriye girdiğinizde, makine parçalarının, tornavidaların, boy boy penselerin ve bir sürü alet ve edevatın arasında, usta ellerden çıkmış yakma resimler de görürsünüz. O iyi bir yakma resim sanatçısıdır aynı zamanda.

Yetmedi. Şimdilerde eline pek almadığı akordionu, onun bir başka az bilinen yol arkadaşıdır. İyi bir akordion sanatçısıdır. Gençliğinde düğün derneklerde az çalmamıştır. Biz dahi, bazı dost meclislerinde onun hünerli parmaklarından çıkan tınılarla mest olmuşuzdur.

O halde sözü fazla uzatmadan bir Düzce Beyefendisi Kurtuluş Çongur’u tanımaya ne dersiniz?

Zonguldak’tan Düzce’ye

Kurtuluş Bey, siz bildiğim kadarıyla Düzce’nin yerlisi değilsiniz; hayat hikayenizi kısaca anlatır mısınız?

1940 Bartın doğumluyum. İki yaşlarında babam Zonguldak’a taşınmış. Dolayısıyla gençliğim Zonguldak’ta geçti.

Babanız ne iş yapardı?

Babam tuzculukla başladı işe. Kaya tuzunu önce öğütür, sonra paketler ve satardı. Ben de onun yanında ona yardım ederdim. Sonra İstanbul’da bir tanıdığı aracılığıyla toptan bakkaliye işine başladı. Ayrıca helva, şeker ve lokum imalathanemiz vardı. Babam orada durur, toptancı kısmında ise ortakları dururdu. Ben de yazın onlara yardım ederdim. 30 yaşına kadar orada yaşadım.

Orada mı evlendiniz?

Evet, orada evlendim.

Peki, Düzce ile ilişkiniz nasıl kuruldu?

Hanımın anneannesi Zonguldak’ta komşumuzdu, elli metre aramız vardı. O Düzceliydi. Eşimi, anneannesine gidip gelirken görmüştüm. İstedik, kısmet oldu, evlendik. Kayınpederim Düzce’de oturuyordu. Buraya gelip giderken coğrafya, yeşillik ve ortam hoşuma gitti ve 1969 yılında buraya yerleşmeye karar verdik. Bir anlamda hanım köylü olduk yani.

Makine tamir işine nasıl başladınız?

Kayınpederim Singer bayisiydi. Ben buraya yerleştikten sonra başka bir iş tutma hazırlığındaydım, bana birlikte çalışmayı teklif etti, ben de kabul ettim. 10 yıl beraber çalıştık. Sonra o emekli olunca kayınbiraderimle yürüttük bir süre. Kayınpederim 1987 yılında rahmetli oldu, sonra kendim devam ettim. 1982 yılında Bulak İşhanı yapılmıştı, ilk taşınan bendim.

Daha önceki işyeriniz neredeydi?

Yine Hamam Sokak’taydı. Bu civardan ayrılmadım yani.

Yakma resme ilginiz ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri resim yapmayı severim. Okul yıllarında devamlı yağlı boya ve sulu boya resim yapardık ve üç beş arkadaş, kalemi kuvvetli olanlara hoca daha zor resimler yaptırırdı. Lisede Nesteren Hanım diye bir hocamız vardı, diğer arkadaşlara basit resimler vermesine rağmen bizi epey zorlardı. Onun bize çok faydası olmuştu. Daha sonra Düzce’ye geldim. Yağlı boya resim gece yapılmaz. Renkler ışıktan dolayı aldatır, gün ışığı olması lazım. Dükkanda yapamıyorum, çünkü neticede boya var ve etraftan soyutlamak zor. Allah rahmet eylesin, bir televizyon tamircisi komşum ve arkadaşım vardı. Onun yanına giderdim arada bir. Bir yakma aleti getirmişlerdi oraya tamir için. Ne işe yaradığını öğrenince bana cazip geldi. Bursa’ya gidip geliyordum arada bir, oradan bir yakma aleti aldım ve öyle başladım.

Herhangi bir ustanız falan olmadı yani.

Hayır, zaten yakma işi kara kalemin bir benzeridir. Resim yapmayı bildiğim için zorlanmadım. Bir farkla ki, kara kalemde yaptığınız yanlışı silebilirsiniz ama yakmada öyle bir şansınız yoktur. Çocuklarım küçüktü. Önce onlara çizgi roman kahramanlarının resimlerini yapmıştım. Sonradan işi büyülttük. 1975’ten bu yana yakma resim çalışıyorum.

Birkaç sergi açtınız hatırladığım kadarıyla.

Evet, birkaç sergi açtım. Bir bayan müşterim vardı, bir gün “Ağabey, İstanbul’da sergi açmıyor musun?” dedi. “Açmak isterim de” dedim, “Orada birilerinin yardımcı olması lazım.”

“Benim bir tanıdığım var” dedi, Amatör Ressamlar Derneği Başkanıymış. Maçka’da. 70 yaşında ama dinç bir kadın. Onunla tanıştırdı beni. Maçka görüntüleme merkezinin geniş bir toplantı salonu vardı, duvarlarına ise tablo asma aparatları yapmışlardı. Kendisi de ressam olan o kadın, orada amatör ressamlara 15’er günlük sergiler açtırıyormuş ve onlardan para yerine birer adet resim alıyormuş. Gidip tanıştığımda deprem sonrasıydı. Ben de bir resim karşılığında 15 gün orada sergi açmıştım.

Ankara’da Hayal kırıklığı

Sonra?

Sonra iki defa da Ankara’da sergi açtım. İkincisi biraz ilginçtir. Söylesem mi, söylemesem mi acaba?

E merak ettik artık.

Buradaki Öğretmenevi Müdürü bir arkadaş bir gün geldi ve “Ağabey” dedi, “Ağustos ayında Ankara’da öğretmen evleri organizasyonunda bir sergi açılacak, bize de Düzce olarak bir stant verdiler, senin resimlerinin orada olmasını istiyoruz” dedi. Olur dedim. Kalacak yerim de var nasıl olsa ablam orada. “Yalnız ağabey”  dedi müdür arkadaşım, “Açılışı Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik yapacak ve stantları gezecek. Muhtemelen Başbakan da katılacak. Siz onların birer portresini yapsanız, orada onlara sunarız, güzel bir sunum olur.”

“Olur” dedim ve her ikisinin de portresini yaptım ve toparlanıp gittik. Açılış saat 10.00’daydı. Her il için bir stant ayrılmıştı. İlk stant bizimkiydi. Hüseyin Çelik geldi, kısa bir konuşma yaptı ve bizim stanttan başladı. Müdür Bey benim için güzel şeyler söyledi ve “Kurtuluş ağabeyimiz sizin güzel bir portrenizi çalışmış” diyerek portreyi Bakan’a sundu. Üçümüz yan yanayız, Bakan Bey ortada. Portreyi eline aldı, 10 yıl geçti hiç unutmuyorum, tutup bir baktı ve sadece “hıh” dedi. Beğendiği için mi, yoksa yerdiği için mi o sesi çıkardığını anlayamadım, sonra arkadaki korumaya verdi. Ne bir teşekkür, ne eline sağlık, hiçbir şey yok. Görenler de “Ne kadar benzetmişsin” diyorlardı. Yapamayacağım resmi sergilemem bilirsin. Öyle bir burukluk hissetmiştim o sergide.

Öğrenciniz oldu mu hiç Kurtuluş Ağabey?

Evet, oldu. Burada dükkanda haftanın müsait zamanlarında geliyorlardı, çalışıyorduk. Öğrencilerimin arasında burada bir fabrikanın yöneticilerinden Figen Hanım ve şimdilerde diyanet teşkilatında görevli Ayşe Daştan Çıtak gibi isimler vardı. Bir gün esmer ufak tefek bir bayan geldi. Birkaç arkadaş da vardı. “Ben Kurtuluş Bey’i arıyorum” dedi. O gün de biraz muzipliğim üzerimdeydi “Tam karşınızda duruyor” dedim. Şaşırdı ve sevindi. “Ben de yakma dersi almak istiyorum” dedi. “Buyurun” dedim. Yüksek Okul’da öğretmenmiş. 3-5 ay devam etti. Hastaneden Nilgün Hanım adında bir hemşire geldi 6 ay falan. Sonra Orman Fakültesi öğrencileri maket gibi bir şeyler yapıyorlardı, onların yakma süslemelerine yardımcı olmuştum.

Peki, burası neticede küçük bir dükkan. Tamircilikle yakma resim işi birbirine zıt gibi. Kavga ettikleri oluyor mu hiç?

Yok, iyi geçiniyorlar. Çünkü ikisinin de tezgahı ayrı. Kavgaya meydan vermemek için baştan önlemimi alıyorum.

Akordion macerası

Bir de bildiğim kadarıyla akordion maceranız var.

Evet, öyle bir maceram var. Daha ortaokuldayım. O zaman televizyon yok henüz, radyo var. Radyoda da çocuk saati programı var. Orada birisi devamlı olarak piyano çalıyor. Çocuk saatinde çalan o piyanoyu dinlerken bende inanılmaz bir piyano hayranlığı oluştu. Babama illa piyano alalım diye tutturdum. Bir tanıdık akraba bir gün dedi ki, “Oğlum, piyano dediğin birkaç yüz kilo ağırlığında kocaman bir alet, taşıyamazsın, bir yere götüremezsin. Piyano aldıracağına akordion aldır, hiç olmazsa gittiğin yere götürürsün” dedi, ben bu sefer akordiona döndüm.  Babam İstanbul’a mal almaya gidince bana bir sürpriz yaptı ve akordionu alıp geldi. Ben de kırk derece ateş içinde yatıyorum. Hemen kalkmışım, akordionu omuzuma almışım ve bir aşağı bir yukarı basarak “tin tintiniminihanım”ı çalmışım. Öyle başladı işte, kendi kendime öğrendim.

Düğünlere gidiyor muydunuz?

Tabii. Askerlikten sonra epey geliştirdim akordion çalmayı. Bir grup kumuştuk Zonguldak’ta. Fener Mahallesi vardı, denizden 80 metre falan yüksekte. Orada çay bahçeleri vardı, düğünler oluyordu, oralarda çalardık. Evlendikten sonra bir ara bırakmıştım ama arkadaşların ısrarı ile özel günlerde çalardım yine. Oğlum Hakkı bir buçuk yaşındaydı, mecbur onu da götürüyorduk. Masaları birleştirir, ona yatak yapardık ve o gürültünün arasında yavrucak mışıl mışıl uyurdu. O derece alışmıştı yani.

Röportaj: Hayrullah ALTAY


Facebook Yorumları
HALKIN KÜRSÜSÜ
955 kez okundu
0 bekleyen yorum
0 onaylı yorum
  SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!


Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Duzceninsesi.com.tr sorumlu tutulamaz.

Facebook Sayfamız Twitter Sayfamız Google+ Sayfamız Youtube Sayfamız Site Haritaları

ÇOK OKUNANLAR

Düzce için 365 gün 24 saat görevdeyiz...