Bugun...
Site Haritaları Twitter Sayfamız Facebook Sayfamız
SON DAKİKA
[13:42] Açlık, Bakımsızlık ve yorgunluktan öldü -- [13:41] Pazvant: İstihdam Seferberliği Çalışmalarının Meyvelerini Aldık -- [12:44] Akçakoca'da din görevlileri iftarda bir araya geldi -- [12:42] Kardeşlik iftarı yapılacak -- [12:40] İhale sonuçlandı -- [10:45] Düzce'de bugün vefat edenler -- [09:31] Akçakoca’da kilit parke çalışmaları sürüyor -- [21:43] Mehmet Çetinkaya vefat etti -- [19:42] Damacana Yüklü Tır Devrildi -- [19:06] Gölyaka gişelerinde sıkışmalı kaza --
Röportajlar
Şaban Hoca ile çok özel sohbet

Her yaprağın bir baharı ve yazı vardır. Solan yapraklar aslında geçmişin habercisidirler. Eğer siz onların baharına yetişememişseniz, yaşadıkları baharı ve yazı onlara sormalısınız. Yanlarından kimlerin gelip geçtiğini, altında kimlerin gölgelendiğini, hangi kuşlara ev sahipliği yaptıklarını, kuşların neler konuştuğunu, sadece onlardan dinlerseniz anlayabilirsiniz.

14.6.2016 - 18:07
1704 kez okundu
0 bekleyen yorum
1 onaylı yorum
Şaban Hoca ile çok özel sohbet

Solmakta olan yapraklar aslında size çok şey anlatırlar. Toprağa karışmadan önce size söyleyecekleri çok şey vardır. Ama birileri onları deşsin isterler, sorsun, eşelesin isterler. Ve eşelediğiniz zaman size anlattıkları aslında sizi geçmişinize bağlar.

Şaban Hoca’nın seksenli yıllarda Düzce Otopark camisinde birkaç yıl cemaatiydim. Bazen vakit namazlarında ama hemen her Cuma namazında arkasında saf tutardım. Vaazlarını dinlerdim. Kendine özgü bir üslubu vardı. Heybetli görünümü ve akıcı vaazları, ben onu tanıdığımda zaten bir fenomen yapmıştı.

Sizin için Kalıcı Konutlardaki evine onunla sohbete gittiğim zaman yine heybetli görünümü ve canlılığıyla karşılaştım. Sorduğum sorular karşısında âdeta dolu bir barajın, etrafındaki susuz ovaya hayat verme isteğiyle yayılması gibi coşkulu bir muhabbetin kucağına itti beni.

Aslında bu röportajı, Şaban Hoca’nın elinden ağzımıza sunulan bir parmak bal olarak sayabilirsiniz. Kim bilir belki bu sohbet bizi ileride daha geniş ufuklara götürür, önümüze farklı kapılar açar. Hayrullah ALTAY

İlk eğitim yılları

Hocam bize biraz kendinizi tanıtır mısınız, kimdir Şaban Hoca?

Cumayeri Üvezbeli Köyünde 1931 yılında, Ocak ayının on beşinde, bir berat gecesi akşam ezanıyla dünyaya gelmişim.  Berat gecesi Şaban ayı içinde olduğu için adımı Şaban koymuşlar. Ama resmi adım Şerafettin’dir. Onun hikâyesi de şudur…………

Beş yıl köyde sekiz on arkadaş ile beraber sıbyan mektebinde okudum. Kur’an okumayı, eski ve yeni yazı yazmayı öğrendim. Sonra on iki yaşındayken köyde beş on arkadaş ile hafızlığa başladık. Amcamın oğlu Yusuf Hoca, hocamızdı. Saffet pehlivanın babası Hamza’nın arabasıyla 1976 yılında hacca gitmişlerdi. Gelirken trafik kazasında vefat etti.

Hafızlığı bitirdikten sonra bir süre köyde kaldık, sonra Düzce’ye Hafız Hasan’a geldik. Kur’an’ı bir günde baştan sona okumak suretiyle bir süre talim ettik. Sonra Çam Köyü’nde Hafız Ömer Efendi’de bir yıl daha talim ile hafızlığı pekiştirdik. 1948 yılında bir cemiyet yaparak hocaların elinden hafızlık diploması aldık.

Sonra?

Sonra köye döndük. O yılın sonuna doğru evlendim. Bir yıl sonra Cumayeri’nde bir mevlid töreninden sonra Yalpankaya köyünden Hüseyin Emanet ve Bolu’lu hafızları yolcu ederken Salih Ağa’nın Bayram ile misafirlerin benim hakkımda konuşmalarına şahit olmuştum. Şöyle diyordu Bayram Ağa:

“- Bu çocuğa acıyorum. Hafızlığı bitirip geldi ama sesi de pek güzel değil. Arapça falan da okumadı, ziyan olup gidecek.”

İçimde fırtınalar kopmuştu o zaman. İçimden, “sen bana acıyorsun da ben kendime acımıyor muyum?” dedim. Eve gelince yeni evlendiğim eşime dedim ki: “müsaade edersen ben gidip Arapça öğreneceğim.”

“Bu çocuktan adam olmaz!”

Eşimin rızasını alınca babamla Düzce’ye Hafız Hasan’a geldik. Babam ondan benim Arapça okuyup okuyamayacağıma dair fikir alacak. Hafız Hasan, hiç beklemediğim bir cevap verdi; “okumaz bu çocuk, boşuna uğraşma, sivri, aksi birine benziyor” dedi. Babamla oradan çıkıp Bahçeli Kahve’nin önüne geldik. Babam bana döndü ve:

“ - Hoca’yı duydun” dedi, “hakkındaki kanaati olumsuz. Okumayacaksan benim buralarda paramı yiyeceksen peşinen hiç başlama. Nasıl olsa evlendin, köyde çalışıp rızkını kazanırsın.”

“ – Okuyacağım” dedim ben. Bekir’in İbrahim adında Uğurlu’dan bir arkadaş vardı, Ezher mezunuydu. Sonradan İstanbul’da Şişli camisinden emekli olmuştu. İngilizcesi ve Arapçası iyiydi. O zamanda Bekir, Kürtzade’nin kalfasıydı (Kürtzade, o devrin dirayetli Düzce Müftüsü). Orada Arapça okumaya başladık. Kalfa’da bir yıl eğitim aldıktan sonra Kürtzade’ye geçtik. Üç beş ay da onda okuduktan sonra Hoca vefat etti. Yıl 1951.

Daha sonra Devrek’e gittik. Orada Yusuf Ziyaeddin adında bir hoca vardı. Bulgaristan Şumnu’da yirmi beş yıl hocalık yapmıştı. O da Ezher Üniversitesi mezunuydu. Mezarı düzce’de Uzun Mustafa mezarlığındadır. Bir yıl orada okuduk. Sonra o Bolu’ya vaiz olarak atanınca onun peşine geldik. Bir süre sonra Niğde’ye tayini çıkıncada Düzce’ye döndük. Hacı Davut camisinde Akif Paşa’da üç yıl Arapça okuduk. Bir süre sonra o da ihtiyarlayıp üretkenliği zayıflayınca Sapanca’ya gittik. Orada çalışan bir Adapazarı vaizi vardı. Reşit Hoca.  Bir yıl da onda okuduk ve 1954 yılında icazet aldık.

Bütün bu eğitim macerasını tek başınıza mı yaşıyordunuz?

Hayır, altı arkadaştık.

Kimdi onlar?

Biri Sabri Çakır.  Eski milletvekili Osman Çakır’ın babası. Hayatta değil. Diğeri, amcamın oğlu İhsan. O da İstanbul Kartal’da imamdı. O da vefat etti. Bir diğeri Ahmet Çevik. O da İstanbul Kartal’da imamdı. Mezarı Gümüşova’dadır. Saim adinda bir arkadaşımız daha vardı, o da Akyazı’daydı, o da vefat etti. Bir de Cemal Tunca adında Karasu Açmabaşı köyünden bir tarafı Gürcü, bir tarafı Hemşinli olan bir arkadaşım var.şu anda İstanbul’da oturuyor. Onun babası da hocaydı.

Hayatta sadece ikiniz kaldınız yani.

Ha, bir de Sapanca Uzunkum’da Yaşar Hoca var. Yaşar Şahin. Benden bir yaş büyüktür. Babası Uzunkum camisinde imammış, kendisi de otuz iki yıl orada görev yaptı. Şimdi oğlu da aynı camide imamlık yapıyor.

Şaban’dan Şerafettin’e doğru

Peki, icazeti aldınız. Sonra?

Sonra ben önce eve geldim. Öğrencilik yıllarında İnegöl’e ramazan aylarında mukabele okumaya giderdik. İcazetten sonra da Edremit’e ramazan imamı olarak gitmiştim. Orada bekir Efendi camisinde 1955 yılında özel imamlığa başladım.

Bu arada bir isim değişikliğine gittik. Benim adım nüfusta şaban değil, Şerafettin aslında. (Gülerek)Yedi yaş küçüldüm.

O nasıl oldu Hocam?

1937 doğumlu kardeşim Şerafettin Ali bir trafik kazasında ölmüştü. Nüfustaki adı Şerafettin, köydeki adı da Ali idi. Köy muhtarı Ahmet Keskin, “1932 doğumlu Şaban öldü” diye bir ölüm ilmühaberi hazırlayıp nüfusa verdi, ben de benim fotoğrafla Şerafettin adına nüfus kâğıdı aldım; böylece yedi yaş küçülmüş oldum. Babamın yirmi dört çocuğu vardı üç hanımdan. İkisi bir hanımdan, yirmi ikisi iki hanımdan olma. Onlar da on birer tane. Annem Çam Köyü’ndendir.

Peki, hocam, Edremit’te ne kadar kaldınız?

Orada iki yıl kaldıktan sonra Denizli’ye askere gittim. Dönüşte geri geleceğime söz vermiştim. Ama bizim muhtar Ahmet Keskin’in oğlu gelir gelmez yakaladı beni ve ısrarlarıyla Gümüşova camisine getirmeyi başardı. Üç yıl orada görev yaptım. Bu arada Edremit’tekiler sürekli olarak beni arayıp sıkıştırıyorlar oraya gitmedim diye. Verdiğim sözün ve onların ısrarının sonucunda dayanamayıp bir gece Fahrı Çakır’ın babasının arabasına atlayıp Adapazarı’na, oradan trenle Bursa’ya, oradan da Edremit’e gittim. Bir buçuk yıl daha Edremit’te imamlık yaptım.

Edremit yıllarım çok zevkliydi. Hâlâ tadı damağımdadır. Oraya yerleşmek isterdim. Ama hanım oraya alışamadı. Buraların serinliğini orada bulamadı. Onun ısrarıyla Cumayeri’ne geri döndüm. Beş yıl bakkal çalıştırdım ama başarılı olamadım. O zaman Cumayeri’nde bir cami vardı, onda da rahmetli Bilal Hoca vardı. Gölyaka’lı yaşlı bir adamdı. Cuma hutbelerini onun yerine ben okurdum. Cemaat yaşlı diye onu pek istemezdi, o ise görevini hafifletmek için benden medet beklerdi. Gitse onun yerine ben geçecektim.

Sonra bir ara Haymana Yeniköy’de öç dört ay imamlık yaptım, buğday karşılığı.

Diyanet imamlığı yok tabii henüz.

Yok. Diyanet imamlığı 1966’da başladı. Bu arada Cumayeri’nde derenin karşı tarafına yeni bir cami yapıldı. Haymana’dan döndüğümde yeni yapılan camiye kadro gelmişti. Ama beni o camiye değil, Boğaziçi Kurbantepe camisine vermişler. Kaymakam öyle istemiş. Buraya başkasını verecekmiş. Benim ise Bolu Valisi ile aram iyiydi. 1962 yılında Adalet Partisi’nden encümen azası olduğum için Vali Asın Büyüklü ile tanışıyorduk.

Bir gün camiye Vali bey gelmişti. “Hocam” dedi, “cami de güzel, sen de buraya yakışıyorsun.” Kaymakam da oradaydı. Beklediğim an gelmişti:

“ – Vali Bey” dedim, “Kaymakam Bey beni Kurbantepe’ye vermek istiyor, oradaki imam mi daha iyi, yoksa ben mi?”

Vali kaymakama dönüp birşeyler söyledi, kaymakam özür falan diledi. Sonra ben işin peşini bırakmadım ve 1966 Mart’ında yeni yapılan camiye kadrolu imam olarak başladım.

Kaç yıl kaldınız o camide?

On sekiz yıl görev yaptım. Sonradan üç yıl da şimdiki ahşap olarak yenilenen merkez camisinde görev yaptım. En son oradan emekli oldum.

Otopark camisinden sonra gittiniz oraya.

Evet, altı yıl Otopark camisinde kaldıktan sonra 1988 yılında tekrar Cumayeri’ne gittim ve üç yıl çalıştıktan sonra 1991’ de emekli oldum.

Neden gittiniz peki?

Bırakmadılar. “Hocam, camiyi yıkıp yenileyeceğiz, sen gelirsen daha çabuk yaparız” dediler.

Kendisini yetiştirenler kaliteyi yakalar

Hocam sizden dini hayat anlamında önceki zamanlar ile şimdiki zaman arasında bir mukayese istesem neler söylersiniz?

O zaman özel eğitim alanların tamamı kaliteli hoca oluyordu. Şimdi de okuldan sonra özel olarak kendisini yetiştirenler kaliteyi yakalıyor. Yoksa okul ile yetinenler yetersiz kalıyor. O zaman ister istemez kendimizi yetiştiriyorduk, çünkü hep Arapça okuyorduk. Şimdi ise okullarda ders sayısı arttığı için öğrenciler diğer derslerle uğraşırken Arapçaya fazla zaman ayıramıyorlar, bu da kaliteyi düşürüyor.

Peki, başvuru kitapları ile ilgili sıkıntınız olur muydu?

O zaman İstanbul’da Beyazıt’ta sahaflar Çarşısı’nda Muzaffer Özok adında bir kitapçı vardı, istediğimiz kitabı oradan temin ederdik.

Kilisede Cuma namazı

Muzaffer Özok’u biliyorum, sonradan Cerrahi tarikatı şeyhi olarak Amerika’ya gitmişti.

Hatta onun bir hikâyesi var: bir Cuma günü Amerika’da bir kilise papazından kilisede cuma namazı kılmak için müsaade istemiş, papaz da müsaade etmiş. Sonra papazla birlikte otururken bu defa kilisenin papazı Muzaffer Hoca’ya demiş ki; “biz size müsaade ettik, kilisemizde namaz kıldınız, biz de sizin caminizde ayin yapmak istesek müsaade eder misiniz?”

Muzaffer Özok, “hayır” demiş, “bu olamaz!”

Papaz “neden” diye şaşkınlıkla sorunca Özok şöyle cevap vermiş: “bunda şaşılacak bir şey yok papaz efendi; biz sizin peygamberiniz İsa’ya inanıyoruz. Siz de bizim peygamberimize inanırsanız ancak müsaade ederiz.”

Biraz da eski ramazanlardan bahsedelim Hocam, mesela ilk tuttuğunuz orucu hatırlıyor musunuz?

Hatırlamaz olur muyum? (Gülümsüyor) Sekiz on yaşlarındaydım. Eylül ayının sonlarıydı. Gündüz acıktığımız zaman üzüm ağacına çıkıp biraz üzüm yerdik, sonra oruç tutmaya devam ederdik.

İftarlarınız, sahurlarınız nasıl olurdu?

O konuda unutamadıklarım, ilk görev yaptığım İnegöl ve Edremit’tir. Mutlaka her akşam bir eve iftara davetli olurdum. Son derece bölgenin özel yemekleri olurdu. Sahurlarda ise köylü nöbetleşe yemek getirirlerdi. Onlar da güzel yemeklerdi. Genellikle bölgesel yemekler olurdu. Bizim köyde ise babaannem güzel yemekler yapar ve ya anneme tarif eder yaptırırdı. Dedemi on yaşımda kaybettiğim için daha çok babaannemi hatırlıyorum.

Otopark camisi cemaatinden sizi ziyarete gelenler oluyor mu buraya?

Geliyorlar elbette ama şimdi pek kimse kalmadı. Fırıncı Musa ve Cemşit Mustafa iyi adamlarımdı benim.

Hayatta kimler kaldı bildiğiniz?

Mahir var, İhsan Aksu var, hafız hacı Mevlüt vardı, o da vefat etti. Kalmadı yani.

Zor zamanlar

Hocam sizin bir konuda fikrinizi almak istiyorum. Bir din görevlisi gözüyle geçmişin toplumu ile bugünün toplumu veya din devlet ilişkileri hakkında kısaca neler söylersiniz?

1950 öncesine gidecek olursak o zamanlarda din mevzuları o kadar zor ve zayıftı ki, mesela biz köyde okurken jandarmalar gelir basarlardı Kur’an mektebini, hocayı alır götürürlerdi, kimse gıkını çıkaramazdı. O zamanla bu günü kıyaslayacak olursak, peygamber devrinde yaşıyoruz demektir.

O döneme ait bir hatıranız var mı?

Olmaz olur mu? O günler unutulur mu? Ders zamanı mutlaka bir gözcümüz olurdu. Jandarma geliyorsa hemen din ile ilgili bütün kitapları saklar, tarih coğrafya gibi kitapları önümüze çıkarırdık. Ama jandarma yutmuyordu tabii. Bütün kitapları topluyordu, Kur’an-ı Kerim’i ayaklarıyla iteleyip çiğniyordu.

Hatta eskiden gaz dağıtılırdı köylerde. Onda da çoğu zaman gazı zenginler ve güçlüler alır, fakirler dayak yerdi. Yine gaz dağıtıldığı bir alanda öğle namazı kılıyorduk. İslam Keleş’in dedesi Şuayip amcam farz namazı öncesi kalktı, “Allahuekber, Allahuenber” diye kamet yapıyor. Eşhedüennemuhammedenrasulullah’a  gelince arka saftan biri paçasından çekerek ilerideki yolu gösterdi. Yoldan iki jandarma geliyordu. Şuayip amcam hemen Türkçe’ye dönüp, “tanrı uludur, tanrı uludur” demeye başladı. Zor zamanlardı vesselam.


Facebook Yorumları
HALKIN KÜRSÜSÜ
1704 kez okundu
0 bekleyen yorum
1 onaylı yorum
  SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
Katılıyorum   Katılmıyorum
%53,49

torun

15.6.2016 - 12:34:38

burada bitmemeliydi daha ne anılar ne ilimler var devam etsin istiyorum

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Duzceninsesi.com.tr sorumlu tutulamaz.

Facebook Sayfamız Twitter Sayfamız Google+ Sayfamız Youtube Sayfamız Site Haritaları

ÇOK OKUNANLAR

Yıldırım: Çalışmalarımızı büyük bir özenle gerçekleştiriyoruz.