• 6.12.2021
  • 249

Allah insanı yarattı ve onu "eşref-i mahlukat" kıldı. Dünya hayatının, diğer insanlarla ve mahlukatla ilişki ve iletişimlerinin de eşref-i mahlukat sıfatıyla mütenasip olması gerektir. Bir kişinin şu veya bu sebeple eşref-i mahlukat sıfatına haiz veya layık olup olmadığı, takvasıyla doğrudan ilişkilidir ve onu da ancak Allah bilir. O halde dünya hayatında insanların birbirlerini bir hiyerarşik sistematikte algılaması ve birbirlerine öyle muamele etmeleri İslam medeniyetine göre mümkün değildir. Bir başka ifadeyle diploması şu olan üstündür, diploması bu olan üstün değildir. Zengin olan üstündür, fakir değildir, genç olan makbuldür, engelsiz olan engelli olandan üstündür, zenci olan üstün değildir gibi yaklaşımlar buna göre doğru değildir. Vazife itibarıyla vazifenin gereği muameleler, insani muameleler manasına gelmez. Ambulansın trafikte geçiş üstünlüğü, fonksiyonundan dolayıdır, zatından dolayı değildir. Arabanın markası şu, şoförü falan okul mezunudur, o yüzden öncelik verilmeli diye bir şey söz konusu olamaz. Ambulans, ancak içinde acil hasta varken veya hasta almaya giderken geçiş üstünlüğü hakkını kullanabilir!

İmtihan, engelli veya engelsiz olunca olmaz diye bir şey olmaz. Şuuru, iradesi yerinde olan herkes imtihanla muhataptır. İmtihanın temel özelliği, verilen her sıfat imtihanın konusudur. Bu sıfatlar olumlu algılanıyorsa nimet, olumsuz algılanıyorsa külfet olarak imtihan fonksiyonunu yerine getirir. Dolayısıyla bir kör, görmekle ilgili imtihandan muaf olabilir ama halis niyet edebilmeden, güzel söz söyleyebilme gibi sıfatların gereğinden mükelleftir (yükümlüdür). Engelliler de potansiyellerini açığa çıkarıp ilahi kelimetullahı (Allah kelamı) yüceltmekle mükelleftir.

İnsanların imtihan konusu da birbiriyle ilişki ve iletişimlerindendir. Doğru/yanlış söyleyebilme ve davranabilme, kötü/iyi konuşabilme ve davranabilme gibi sıfatlara sahip olan insanlar kendileri de, ister engelli ister engelsiz veya muhatapları da ister engelli veya engelsiz olsun niyet, söz ve davranışlarından mükelleftirler. Niyet, söz ve muamelelerinin kendilerinin ve muhataplarının eşref-i mahlukat oldukları farkındalığıyla olmalıdır.

Kainattaki her şeye mana verilmesi ve algılanmanın nasıl olacağının tespiti de bir iman konusudur. "Allah körlüğü niçin yarattı?" Kör olan kişiyi de, kör olan kişiyle ilişki ve iletişimde bulunacakları da alakadar eden bir mevzudur. Abese Suresi'nin ilk ayetleri yukarıdaki hususların nasıl olması gerektiğinin referansıdır. Öte yandan Zekeriya Peygamber (a.s.)'ın sınırlı bir süre de olsa konuşma kabiliyetinin alınıp işaretle, çevresiyle iletişim kurmak durumunda kalması sayfa doldurmak üzere ifade edilmemiş olsa gerek. Peygamberliği bir kaç gün de olsa adeta sağır-dilsiz bir insan gibi icra etmiştir. Bunlar hem engelli, hem de engelsiz insanların üzerinde tefekkür (düşünce, düşünme) edip dünya hayatına taşımaları icap eden hususlardır.

Bugün "insan" kavramı, "engelli" kavramı ve bunlarla ilgili uygulamalar Pozitivist Batı Medeniyetindeki gibi algılanmaktadır. Batı Medeniyeti tanımlarıyla İslam Medeniyeti'nin "insan" ve "engelli" kavramı anlaşılamaz. Batının gelmek istediği seviyeye İslam asırlar evvelinden gelmiştir. Çok basit bir misal: Batıda günümüzdeki en önemli mevzu: "inclusion"'dur. Bu kelime Türkçe'ye adam akıllı tercüme edilemiyor. Kimi "içermeci", kimi "dahil etmeci", kimi "kaynaşmış" gibi ifadelerle tercüme ediyorlar. Bizim dilimize tercüme edilememesinin sebebi, şimdiye kadar böyle bir kavrama ihtiyaç duyacak hal olmamasıdır. Yani "inclusion" olabilmesi için evvelinde "exclusion (dışlama)" olmalıdır. Son zamanlardaki "exclusion" olmasının sebebi batı kaynaklı tanımlar, mevzuatlar ve uygulamalardır. Mesela; hafızlık, medeniyetimizde önemli bir özellik ve sıfattır. Bu önemli sıfata sahip kişiler arasında körler hiç de az değildir. Fakat körler gerek hafız olurken, gerek hafızlığın gereğini yerine getirirken toplumun dışında bir yerde olmamışlardır. Azımsanmayacak bir süreden beri körlerin okullara kabul edilebilmeleri için mücadeleler verilmektedir. Hatta bağlama çalmayı öğrenecekleri konservatuara gidebilmek için haklarını aradıkları mahkeme bile, körleri haksız bulmuştur. Hamd olsun yakın zamanda o da düzelmiştir.

İnsanlar da her canlı gibi ehaddir yani biriciktir. Çünkü, Allah yarattığı canlılara da kendisinin bu özelliğini aktarmıştır. O yüzden farklı olmak veya farklar ayıplanacak, aşağılanacak, kibir edilecek özellikler değildir. Ancak anlamaya, keşfetmeye çalışılacak ve mümkünse imkanlarından müstefid (istifade eden) olunacak özelliklerdir. Beyazay Genel Başkanı Lokman Ayva’dan alıntıdır.

***

Lokman Ayva kimdir? 01.06. 1966'da Konya Başköy'de doğdu. Babasının adı Lütfü, annesinin adı Havva'dır. 11 yaşında geçirdiği menenjit hastalığı nedeniyle görme yeteneğini kaybetti. Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Beyazay Derneği Genel Başkanı ve Fiziksel Engelliler Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Türkiye Körler Federasyonu Genel Kurul Üyesi oldu. Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar Koruma Derneği, Fiziksel Engelliler Vakfı Hizmet Ödülleri'ni aldı. İstanbul Engelliler Merkezi Genel Koordinatörlük görevini yürüttü.

2002 seçimlerinde Akparti milletvekili olarak meclise girdi ve meclisteki ilk görme engelli milletvekili unvanını aldı. 22 ve 23. dönem İstanbul milletvekilliği yaptı. 2007 yılında girdiği Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde konseyin ilk görme engelli üyesi olarak Türkiye'yi temsil etmektedir. Çok iyi düzeyde İngilizce ve orta düzeyde Arapça bilen Ayva, halen Türkiye Beyazay Genel Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Evli ve 2 çocuk babasıdır. Hoşça kalın.