Eğitimde, idarede üslup!

 Üniversitelerde ilk dersler tanışma dersleri olur. İlk gün ilk derse girdim. Sınıfın orta sıralarında bir delikanlı oturuyor. Efendim ben yurt dışına çok giden birisiyim. Böyle bir sakal, saç tipi hiç görmedim. Kulaklarından bileklerine takabildiği kadar aksesuarlar takmış, kırmızı ceket, yeşil bir pantolon. “Buradayım” diye bağırıyor sanki. İlk defa tanışacağız ya. Bütün sınıf dönmüş oraya bakıyor. “Şimdi bu adam ne diyecek, nasıl tanıtacak kendisini?” diye merak içindeler. Sıra ona geldi. “Evladım buyurun, isminiz nedir?” dedim. Uzun boylu, sıraya sığmadığı için ayağını yan döndürmüş, bana yan taraftan bakıyor. Kaşlar çatık, surat asık, sanki dayak yemiş de intikam almaya gelmiş gibi “Sert bir ifadeyle” “Düzceli Mehmet” dedi. ”Allah Allah” dedim. “Ne biçim isim bu çocuğum Düzceli Mehmet?” “Beğenmedin mi yani*” dedi. “Estağfirullah” dedim. Ne sorsam tersinden cevap veriyor! Anadolu’da bir tabir vardır ya, ”Bugün heyheyleri kafasında, dokunma.” falan derler. Anladım ki heyheyleri kafasında bugün. Dokunmadık. Neyse tanışma faslı bitti.

Efendim bir öğretim üyesi olarak benim ilk derste öğrencilere söylediğim ünlü 11 kuralım vardır. O 11 kuralı mutlaka paylaşırım öğrencilerimle. Benim nasıl bir öğretmen olduğumu anlarlar. Onlar da ne istediğimi anlarlar. O bir pazarlıktır. Birinci kural bana ait. Dersin öğretmeni bir dakika dahi geç kalırsa o derse giremez. Eğer o derse geç kalırsam o derse girmem, o dersin ücretini de almam. Bu benim birinci kuralımdır. İkinci kural öğrencilerime ait. Benden sonra gelenleri sınıfa almam, herkes zamanında gelir yerini alır. Üçüncü kural; bizim sınıfta asla kimse kimsenin sözünü kesemez. Herkes dilediği fikri ve görüşü dillendirir, çok güzel bir özgürlük ortamı vardır. Acizane, ondan dolayı bizim diyaloglar çok iyi başlar.

Ben bunu anlatırken Mehmet elini kaldırdı “Hoca bir dakika” dedi. “Bak dedi seni uyarıyorum. Sakın bana kural koymaya kalkma. Ne bu kardeşim ya? İlkokulda kural, ortaokulda kural, lisede kural. Alınız kuralınızı çalınız başınıza. Ben bu çağa gelmişim, kimse bana kural mural koyamaz” dedi. Allah’ım bir anda beklemediğim bir çıkış! Hani bizim öğrencilerimizin çok büyük kısmı benden dolayı gelmişler ya, bir anda bir grup kalktı ayağa, güya beni savunmak için. Benim zora düştüğümü zannetti çocuklar. Dediler ki: “Sen ne diyorsun ya, bu ne biçim bir çıkış? Bir yerde insan varsa kural vardır. Sen o kurala uyma bakalım. Biz adamı nasıl kuralla uyduruyoruz.” Hemen araya girdim. “Eyvah” dedim. “İlk derste kavga çıkacak.”

Çocuklar! Herhalde biz Mehmet’i yanlış anladık.” Yani Mehmet demek istedi ki “Ya hocam biz koca koca gençleriz zaten kurallara uyarız. Kurallar, kurallara uymayanlara konur. Kurallara uyanlara kural konur mu? demek istedi” dedim. Aslında öyle demek istememişti ama ortamı biraz yumuşattık. Dersi bitirdik. Efendim odam sınıfın yanında. Sınıftan çıktım, kafamdan dedim ki “Biraz vefa duygusu varsa gelip bana teşekkür eder.” Çünkü orada ona yardım ettim, belki bir ton dayak yiyebilirdi.

Odamın önüne geldim, baktım biri patır patır patır koşarak yanıma geldi. Ceketimden saygısızca çekiverdi. Döndüm; “Hoca bana bak” dedi. “Niye korudun beni o sınıfta? Bir daha beni koruma kendini koru” dedi. Allah’ım iyilik de yaramıyor. Neyse odama geçtim. Çaycımız da teneffüste çay getirir bize. Tuttum elinden Mehmet’i, “Gel bakalım” dedim. Odaya aldım oturttum. Çaycı çay getirdi. Bir tane ona verdim, birini de ben aldım. Çok umursamaz bir tarzda “Ya hoca, sen iyi bir adam mısın yoksa rol mü yapıyorsun?” dedi. “Evladım dedim ben bu memleketin 80 milyonun vergisinden maaş alıyorum. Benim 80 milyona borcum var. Onun çocuklarına borcum var, ben sana niye rol yapayım?” Hiç unutamıyorum. Eline çay bardağını aldı. “Hocam biliyor musun hayatımda ilk kez bir öğretmen beni odasına davet etti. İlk kez bir öğretmenin çayını içeceğim” dedi. “Eyvah” dedim. Biz öğretmenler ceza kesen, disipline veren, döven, kovan, atan, defeden… Yahu kendi ellerimizle anarşistleri yetiştirdik. Mehmet ile ilk gönül bağımız orada kurulmuştu bizim.

Acizane, zaman zaman evde fakir fukara çocuklarla beraber oluruz. Dershanelerimize Mehmet’i de davet ettim. “Mehmet, sen de gel” dedim. “Hocam ben gelmem senin davetine” dedi. “Neden?” dedim. Şimdi sen bana yemek yedireceksin sonra da; “Mehmet’e yemek yedirdim! diye herkese anlatacaksın” dedi. Çok onurlu, çok zeki bir çocuk. Allah’a filan da inanmıyor, iyi bir ateist! “O zaman kolayı var” dedim. “Gel yemek benden, bir kilo baklava al gel o da senden olsun” “Hocam o zaman olur” dedi.

Efendim şu an acizane benim hayatımdaki en büyük emanetlerden birisi Mehmet’in bana getirdiği baklava kabı. Çünkü üzerine bir cümle yazmış. “Beni davet eden hocama saygılar sunar, ellerinden öperim” diye. Efendim bir şey fark ettim. Kötü insan yokmuş, kötülüklere bulaştırılmış insan varmış. Zararlı insan da yokmuş, zararlara bulaştırılmış insan varmış. Gönlüne girilmemiş, önemsenmemiş bir insan varmış. O kural çok ünlü. Gönüllere girmeden kafalara girilmiyor! İşte bizim Mehmet’in hikayesi orada başladı. 8 ay aralıksız, biz gece gündüz Mehmet’le beraber olduk.

Mehmet, öyle hatıra gönüle bir şeyi kabul etmez. “Ya zavallı Halit Hoca bir saatten beri konuşuyor yoruldu. Tamam hocam anladım diyeyim” demez. “Hayır hocam. Kusura bakma ben bu konuda ikna olamadım. Git kendini yetiştir. Ondan sonra gel” der. Gecenin saat üçü telefon çalar, bakarsın Mehmet. “Hocam rahatsız mı oldun yoksa?” “Ya çocuğum 2 saat daha izin verseydin de bari sabah namazı olurdu.” “Sen de Halit Ertuğrul olmayaydın kardeşim” Aynen tabir öyle. Efendim özetliyorum. Bizim Mehmet’te beklediğimiz müjdeli günler yaklaşmıştı. Önüne gelen gönül büyüklerinden dua istiyorum. “Böyle kahraman bir çocuk var, eğer bu çocuk iman hakikatleri muhtarı olursa çok büyük hizmet ehli olacak” diye.

Bir Cuma günüydü. Hiç unutamıyorum.  Odama erken gelmiştim. Baktım kapı açıldı, içeriye Mehmet girdi. Öyle bir duygu seli ki anlatamam. Çok tatlı gözleri vardı Mehmet’in. “Hocam selamun aleyküm” dedi. Aleyküm selam dedim. “Hocam ben bugün namaza başladım” dedi. “Hocam ben Allah’ı inkardan geliyorum. Bir türlü namaza başlayamadım. Hocam benim halim ne olacak?” dedi. Mehmet öyle bir dönüş yapmıştı ki, inanın her gün sabahlara kadar namaz kılıyordu. Kur’a-n okumaya başladı. İnan bir ayda 6 kilo vermişti Mehmet. Çağırdım “Çocuğum Allah aşkına” dedim. Kulluğun da bir usulü var. İntihar eder gibi kulluk olmaz! “Hocam sen beni hala anlamadın mı? Ya ben Allah’ı inkardan geliyorum.  Ben hesap vermeye gidiyorum. Ben senin gibi yatamam, uyuyamam” dedi…

Sonuç: Acizane nefsim için söylüyorum. Efendim kazanılmamış insanlar, gönüllere girilmemiş insanlardır. Biz ancak gönüllere girdiklerimizi kurtarabiliyoruz. Kim hangi makamda olursa olsun. Konuşmalarımıza, tavırlarımıza dikkat etmeliyiz. Kaynak: Eğitimci-Yazar, Öğretim Üyesi Dr. Halit Ertuğrul’a ait anekdottan alıntıdır. Bu yazıdan ister siyasetçiler, ister idareciler, ister eğitimciler bir sonuç çıkarsın! Hoşça kalın.  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhami Atasever - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Düzcenin Sesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzcenin Sesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Düzcenin Sesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Düzcenin Sesi değil haberi geçen ajanstır.